top of page

Bazıları

6 gün önce
4 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 8 saat önce


Bazı insanlar çalışır çünkü üretmeyi sever. Bazıları çalışır çünkü sorumluluk sahibidir. Bazıları yaptığı işe, bulunduğu kuruma ve birlikte çalıştığı insanlara değer katmak ister.

Bazıları çalışmayı bıraksın diye beklenirken bazılarına çalışmaya devam etmeleri için ısrar edilir.

Bazılarıysa çalışma hayatından ayrıldıktan yıllar sonra bile saygıyla anılır, hatırlanır, davet edilir.

Bazılarının varlığı başlı başına bir değerdir. Hiçbir şey yapmasa bile orada bulunması yeterlidir.

Bazıları kurar, bazıları kurulanı yaşatır. Bazıları meydanda kan ter içinde mücadele ederken bazıları çalışmayı bir sığınak olarak kullanır.

Bazıları şeffaftır; konuşur, tartışır, paylaşır, dinler ve başkalarını da sürece dâhil eder. Bazılarıysa kendisini yalnızca işiyle tanımlar. Çalışmadığında kim olduğunu, neye değer verdiğini ve hayatında işinden başka nelerin bulunduğunu sorgulamaktan kaçınır.

Bazıları için çalışmak üretmektir. Bazıları içinse bir kaçış.

Bazıları için iş yeri bir ekmek kapısı, emek ve sorumluluk alanıdır. Bazıları içinse bir sahne, bir maske, bir kamuflaj alanı...

Bazıları kişisel saygınlıklarını meslek hayatlarına taşır. Bazılarıysa saygınlığı yalnızca sahip oldukları unvanda arar. Onlar için makam, sorumluluk üstlenmekten çok kendilerini korumanın bir aracına dönüşür.

Oysa bir unvan, insanın değerini belirlemez. Makamın sağladığı yetkiyle kişiliğin kazandırdığı saygınlık aynı şey değildir.

Bazıları kendi yaşamlarında benimsedikleri düzeni, huzuru ve uyumu çalışma ortamlarına da yansıtır.

Bazılarıysa düzeni, başkalarının üzerinde sürekli denetim kurmakla karıştırır. Yönetmekle hükmetmek, rehberlik etmekle kontrol etmek arasındaki farkı göremez.

Bazıları için çalışma arkadaşları, birlikte üretilecek ve gelişilecek insanlardır.

Bazıları içinse onları dinlemek, onaylamak ve düşüncelerine katılmak zorunda olan bir topluluktur.

Böyle bir anlayışta makam, zamanla insan ilişkilerinin bile merkezine yerleşir. Kişi, kendisine duyulan saygıyla sahip olduğu yetkiye gösterilen zorunlu itaati birbirinden ayıramaz hâle gelir.

Ve bir gün o makam ortadan kalktığında, geriye nasıl ilişkiler bıraktığıyla yüzleşmek zorunda kalır.

Bazılarının görünmeye, fark edilmeye ya da sürekli takdir edilmeye ihtiyacı yoktur. Yaptıkları işin değeri, başkalarının alkışından bağımsızdır.

Bazılarınınsa çalışma azmi sandıkları şey, zamanla görünür olma ihtiyacına dönüşür. Her yerde bulunmak, her karara katılmak, her başarıda adının geçmesini istemek...

Sürekli bir “Ben buradayım!” deme çabası.

Oysa bir insanın değeri, bulunduğu yere ne kattığıyla ölçülmelidir.

Bazılarının iş ahlakı, karakterlerinin doğal bir yansımasıdır. Bazılarıysa ahlaki tutarsızlıklarını çalışkanlık görüntüsünün ardına gizlemeye çalışır.

Bazıları başkalarının uğradığı haksızlıklardan bile rahatsız olur. Bazılarıysa haksızlığı görmezden gelir, adaletsizliği gerekçelendirir, emeği küçümser. Kendi çıkarları söz konusu olduğunda başkalarının haklarını ikinci plana atmaktan çekinmez.

Bazıları kendisiyle yüzleşebilecek kadar dürüsttür. Bazılarıysa bu yüzleşmeden kaçınacak kadar kurnaz.

Bazıları için tecrübe, yılların biriktirdiği ve başkalarıyla paylaşılabilecek bir deneyimdir. Bazılarıysa yalnızca zamanın geçmiş olmasını bir erdem sayar. Yıllarını bir kale duvarı gibi önlerine örer, o duvarın ardına saklanırlar.

Bazıları yıllarını bilgeliğe dönüştürür, bazıları dokunulmazlığa.

Bazıları tecrübelerini paylaşır, bazıları dayatır.

Bazıları bildiklerini öğretmekten mutluluk duyar, bazılarıysa başkalarının öğrenmesinden, gelişmesinden, hatta kendilerinden daha iyi olabilme ihtimalinden rahatsız olur.

Oysa tecrübenin gerçek değeri, başkalarına ne kadar yol açabildiğiyle anlaşılır.

Bazıları için çalışmak; barış, uyum ve ortak akıl içinde yürütülen kolektif bir mücadeledir. Bazıları içinse yeniliğe, değişime ve kendilerinden daha iyisinin mümkün olabileceği düşüncesine karşı verilen bitmek bilmeyen bir savaştır.

Çünkü bazı insanlar içerisinde bulunduğu yapının gelişmesini isterken bazıları yalnızca kendi konumlarının korunmasını ister.

Bazıları için kariyer yolculuğunun en zor tarafı, işini doğru yapmaya çalışırken etik sınırları önemsemeyen insanlarla karşılaşmaktır. Bazılarıysa başarıya ulaşmak için her yolu kabul edilebilir görür.

Biri ilkesinden ödün vermemeye çalışırken diğeri ilkeyi koşullara göre değiştirir.

Bazılarının gücü, gerektiğinde utanabilmelerinden ve hatalarını kabul edebilmelerinden gelir.

Bazılarıysa hesap vermek zorunda kalmadıkça hiçbir davranışını sorgulamaz.

Bazıları etik düşünür, bazıları çıkar.

Bazıları ilke der, bazıları fırsat.

Bazıları başkalarının haklarını da gözetir, bazıları yalnızca kendi ayrıcalıklarını korur.

Ve ne yazık ki kurumlar, yapılar, organizasyonlar yalnızca yapılan yanlışlar yüzünden çürümez.

Asıl çürüme, o yanlışların görülmesine rağmen görmezden gelinmesiyle, zamanla olağan karşılanmasıyla ve nihayetinde normalleşmesiyle başlar.

Bir kurumun ahlaki çöküşü, çoğu zaman ilk yanlışın yapıldığı an değil, o yanlışa itiraz etmenin anlamsızlaştığı gün başlar.

Çünkü yanlışın sıradanlaştığı yerde doğruyu savunmak giderek zorlaşır. Liyakat yerini sadakate, adalet yerini kişisel ilişkilere, ortak akıl yerini sorgulanamayan kararlara bırakabilir.

Çalışmak elbette kıymetlidir. Emek değerlidir, üretmek saygıyı hak eder.

Ancak çalışmak, tek başına iyi insan olmanın kanıtı değildir.

Çalışkanlık, karakterin yerini tutmaz. Yoğunluk, ahlak üretmez. Tecrübe, erdemin garantisi değildir. Makam ise hiç kimseye kendiliğinden saygınlık kazandırmaz.

İnsan yalnızca ne kadar çalıştığıyla değil, nasıl çalıştığıyla da değerlendirilmelidir.

Başkalarının emeğine nasıl yaklaştığıyla, sahip olduğu gücü nasıl kullandığıyla, kendisinden daha az yetkiye sahip olanlara nasıl davrandığıyla...

Çünkü insanın gerçek karakteri, çoğu zaman yaptığı işten çok, elindeki gücü kullanma biçiminde ortaya çıkar.

Ve belki de insanın kendisini en iyi tanıyabileceği an, bütün unvanlarından, ayrıcalıklarından ve makamından sıyrıldığı andır.

O gün geldiğinde kendisine şu soruları sorabilmelidir:

Ben gerçekten neredeyim?

Bulunduğum yere hak ederek mi geldim? Yoksa bu konumu korumak için başkalarının haklarını, emeğini ve fırsatlarını görmezden mi geldim?

Bugün oturduğum koltukta benden daha liyakatli, daha adil, daha doğru bir insan bulunabilir miydi?

Bu makamı korumak uğruna nelerden vazgeçtim? Hangi ilkelerimden ödün verdim? Hangi yanlışlara sustum?

Ve bütün bunların sonunda çocuğuma nasıl bir miras bırakacağım? Bir unvan mı, bir servet mi, yoksa gurur duyabileceği bir isim mi?

Bir gün o koltuktan kalktığımda kim arayacak beni? Kim hatırlayacak? Kim, herhangi bir çıkarı olmadan yanımda duracak?

Daha önce içinde bulunduğum kalabalıkların artık beni çağırmadığını, davet etmediğini, hatta akıllarına bile gelmediğimi gördüğümde ne hissedeceğim?

Çünkü makamlar geçicidir. Unvanlar unutulur. Odalar boşalır. Masaların üzerindeki isimler değişir.

Ve bir gün, insanın arkasında bıraktığı şey sadece yılların içinde nasıl bir insan olduğudur.

Bazıları gittikten sonra bile saygıyla hatırlanır. Bazılarıysa orada bulunmasına rağmen kimsenin hayatında gerçek bir iz bırakamaz.

Sonunda geriye tek bir mesele kalır:

İnsan başkalarından önce kendi yüzüne bakabilmelidir.


 


 
 
 

Yorumlar


© 2022 by Özhan Özdemir. Proudly created with Wix.com

bottom of page